Paul Goble: Çerkesler, Rusya’daki En Örgütlü Rus Olmayan Hareket Olarak Konumlarını Güçlendiriyor

En azından geçtiğimiz on yıl boyunca Çerkesler, kendilerini sömürgeleştirilmiş halkların Moskova tahakkümünden kurtulma mücadelesine öncülük etmeye hazır bir ulus olarak konumlandırdılar. Geçtiğimiz on iki ayda yaşanan olaylar bu ihtimali daha da güçlendirdi. Bu durum büyük ölçüde, Çerkes halkının Rus işgaline karşı yürüttüğü mücadeledeki üç temel güç kaynağının birleşmesi sayesinde gerçekleşti: Yedi milyonluk diasporanın emperyalizm karşıtı bir temelde birlik olma arzusunun güçlenmesi; Çerkes aktivistlerin (hem kendi anavatanlarında hem de ötesinde) diğer ulusların temsilcileriyle işbirliğini genişletmesi; ve boyunduruk altındaki halklar için adalet ve bağımsızlık ideallerini destekleyen devletlerle bağlar kurulması. Faktörlerin böylesine bir araya gelmesi ve özellikle son bir yılda daha da belirginleşmesi, Rusya Federasyonu’nun mevcut sınırları içindeki diğer Rus olmayan halklar arasında eşi benzeri görülmemiş bir durumdur.
Birincisi; Çerkesler tarihsel olarak iki temel avantaja sahiptir: yedi milyonluk bir diaspora ve Rusya Federasyonu sınırları içindeki tarihi anavatanlarında idari olarak üç cumhuriyete (Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkesya ve Adıgey) bölünmüş yaklaşık 700.000 kişilik bir nüfus. Dolayısıyla Moskova, ulusal hareketi bastırmaya çalışırken iki cephede birden savaşmak zorunda kalıyor: Ciddi bir diasporaya ve anavatanda yaşayan halka karşı. Her geçen yıl her iki taraf da çok daha koordineli hareket ediyor ve birikmiş tecrübeleri onların bağımsızlık arzularını güçlendiriyor.
Geçtiğimiz bir yıl zarfında, Çerkes dünyasının bu iki parçası Rus siyasi sızmalarına ve dezenformasyonuna karşı koymakta daha da yetkin hale geldi. Bugün gerçekten de Moskova’ya karşı durmaya hazır tek bir ulusu temsil ediyorlar. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Esad rejiminin düşmesinin ardından Suriyeli Çerkeslerin Şam’da gerçekleştirdikleri ve Türkiye’deki tahmini 3 ila 5 milyonluk devasa Çerkes diasporasından destek gören tarihi buluşma oldu.
İkincisi; içinde bulundukları koşullar ve kendi gelenekleri nedeniyle Çerkesler, Rusya Federasyonu’ndaki diğer halklardan çok daha fazla olarak, diğer uluslarla işbirliği yapmayı öğrenmişlerdir. Sovyet yönetimi Çerkesleri kontrol altında tutmak için onları güya “iki uluslu” cumhuriyetlerde (Bugün hala var olan Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkesya) diğer halklarla bir araya getirdi. Moskova bunun ulusu parçalayacağını ve komşularıyla çatışmalar çıkartacağını umuyordu ama tam tersi oldu. Kabardeyler ve Çerkesler ezici bir çoğunlukla tek bir kimliği paylaşıyorlar ve liderleri -hem zorunluluktan hem de ulusal geleneklerin bir gereği olarak- komşu halklarla daha yakın bir işbirliği kurdular. Bu eğilim geçtiğimiz yıl daha da belirgin hale geldi.
Üçüncüsü; Çerkesler amaçlarına ulaşmanın sadece Rusya Federasyonu içindeki işbirliğine değil, aynı zamanda uluslararası toplumun desteğine de doğrudan bağlı olduğunu fark ettiler. Önemli bir Çerkes nüfusuna sahip olan Ürdün ve en büyük diasporaya ev sahipliği yapan Türkiye gibi dost ülkeler öne çıkıyor. Ancak, geçmişte Moskova’nın yönetimi altında olan iki ülkeyle; Ukrayna ve Litvanya ile olan temaslar özel bir önem taşıyor. Çerkes aktivistler, 1864’te Çerkeslerin Kuzey Kafkasya’dan sürülmesinin bir soykırım eylemi olarak Kiev tarafından resmen tanınması için aktif bir şekilde çalışıyor ve bu sorunun uluslararası arenaya taşınmasında Ukrayna’nın desteğine güveniyorlar. Geçtiğimiz yıl Çerkesler tartışmasız bir şekilde Ukrayna’nın çabalarının en aktif müttefiklerinden biri oldular. Diğer devletlerle güçlü temaslar kurmak harekete muazzam bir ek enerji kazandırdı.
Dahası; Çerkesler Litvanya Cumhuriyeti Parlamentosu (Seimas) ile temasların geliştirilmesinde de önemli başarılar elde ettiler. 17 Aralık’ta Seimas, Vilnius’ta “Tarih ve Modern Siyaset Bağlamında Çerkes Soykırımı” başlıklı uluslararası bir konferansa ev sahipliği yapacak. Çerkesler bu etkinliği mücadelelerinde bir dönüm noktası olarak görüyorlar. Çerkes aktivist Kase Kik’e göre bu buluşma sayesinde “ilk kez bir Avrupa Birliği üye devleti sadece Çerkes trajedisinin önemini kabul etmekle kalmıyor, aynı zamanda soykırımı, sürgünü ve 160 yılı aşkın süredir beklenen tarihi adaletin tesis edilmesini tartışmak üzere uluslararası bir forum yaratıyor.” Bu etkinlik, “Çerkes diasporasının yüksek sesle ve tek bir sesle konuşabileceği anı: dağınık bir şekilde ya da sadece yerel düzeyde değil, küresel siyaset ve uluslararası hukuk düzeyinde duyulacağı anı” işaret edecektir.
Kik sözlerine şöyle devam ediyor: “Kremlin için bu olay acı verici bir sinyal. Moskova onlarca yıldır ‘trajik koşullar’ ve ‘tarihsel karmaşıklıklar’ gibi ifadelerin arkasına saklanarak soykırımın anısını silmeye çalışıp Çerkes meselesini görmezden geldi. Bu uluslararası konferans ise sorunu siyasetin, hukukun ve hesap verilebilirliğin net diline tercüme ediyor. Bu artık basitçe sessiz kalınabilecek bir konu değildir.”
Açıkçası Moskova ciddi bir endişe duyuyor ve Çerkeslerin giderek artan faaliyetlerine ve uluslararası desteklerine karşı koymak için şimdiden bir dizi tedbir alıyor. Rus propagandacıları Çerkes “ayrılıkçılara” karşı yürüttükleri kampanyayı tahmin edileceği üzere yoğunlaştırdılar. Ancak asıl endişe verici olan, Rus yetkililerin iki uluslu cumhuriyetlerin kurucu halkları arasına kasıtlı olarak nifak tohumları ekmeye çalışması ve provokasyonlar için aşırı sağcı Rus milliyetçilerini holiganlarını kullanmasıdır.
Ancak, Putin rejiminin baskıcı önlemlerinde sıklıkla olduğu gibi, bu adımların da ters etki yaratması muhtemeldir. Bu adımlar ancak Çerkesleri diaspora ve anavatanları arasındaki bağları güçlendirmeye, Rusya Federasyonu içindeki diğer halklarla işbirliğini genişletmeye ve davalarına sempati duyan devletlerin desteğini daha aktif bir şekilde aramaya itecektir. Bu da, 2025’in sonunda yaşanan olayların, 2026’da Çerkeslerin geleceği için, en iyimser aktivistlerin ve destekçilerin bile şu an tahmin ettiğinden çok daha fazla belirleyici olacağı anlamına geliyor.